Translate

14 Aralık 2018 Cuma

5. Yıl Kutlaması

    Birkaç gün önce yazmam gereken, her Aralık 11’de içimde, çok derinlerde hissettiğim “blogum yeni yaşında” heyecanını yeni ifade edebildim. Her seferinde söylediğim ihmaller bu yıl blogumu vurdu ve uzun bir sessizliğe büründü buralar. Yazıldı yazılanlar, fakat düzeltilip sunulamadı. Yani ihtimaldir bu yaşın getirileri arasında tüm rafa kalkmış yazıların sırayla paylaşılması. Bu yaş güzel geçsin Kelam-ı Kalp için. Öyle yazıp çizelim ki yeni okurlarla tanışsın. Yeni kalplerin kelamlarına sözcü olsun. Güzel hislere dokunsun.

    Nikbin bir dokunuş olsun.
    Yeni çiçekli patikalar sunsun.
    Ümitvâr olsun.
    Sevmenin asıl sahibini hep bilsin.
    Tahavvüllerden güçlensin.
    Doğru masallarda doğru Leylaları kaleme alsın.
    Mektuplar muhteremdir diyerek yazılmışları anlatsın.(I-II-III-IV-V-VI)
    Her kayboluştan yeni dersler alsın.
    Sırça fanusunu kırmasın, süslesin.
    Deryadil olsun. Gönlü her daim her şeyi hoş görsün.
    Zarif olsun.
    İyi anlaşsın, edebiyatı sevdiren usta kalemlerle.
    Kays olsun, ezber bozsun.
    Vefakar olsun, unutmasın okşanacak başları.
    Pervasız olsun, savunabilsin değerlerini ve doğru bildiklerini.
    Çakılı kalmasın, vakti gelince uçabilsin kuş misali.
    Ceplerinde biriktirmeye devam etsin değerlerini, her yaş ağırlaşsın cepleri. (I-II-III-IV)
 
    Hasıl-ı kelam: Bu 5. Yaş umut olsun.
    Tüm yazılıp paylaşılmışlıklar ve daha nicesi... Yeni yaş kutlu olsun.

    Daha çokken yazılacaklar, birisi öyle güzel ifade etmiş ki içimde kağıda dökülmeye bekleyen hisleri. 5. Yaş önerisi bir video bırakıyorum bloga. Umudunuz olsun, tercüman olsun içinizde saklı kalan duygulara. İyi seyirler…


23 Ocak 2018 Salı

4. Yıl Kutlaması


“Yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız…”
Franz Kafka

     Uzun bir ara. Uzun kelimesini dahi katlayan uzunlukta. Birazı mola, birazı dinlenme, birazı telaş, birazı heyecan derken bir türlü yazmaya gelemeyen sıra. Ve derken geçen süre. Ama bir yerlerde hep bitmek bilmeyen yazma isteği ve bloğa kavuşulacak anın bekleyişi.

     Ve tabiî ki yazımın başını süsleyen canım Kafka’nın sözü. Suskunluğumun en büyük sebebi buydu. İçimden şükür dolu cümleler kurduğum zamanlar yaşadım, yazmak da istedim zaman zaman. Ama iyi olmak, mutlu olmak anı yaşamaya itti beni. Sonra yazarsın, sonra yazarsın derken o sonra bir türlü gelmedi. Ama şimdi tatili de fırsat bulup geldim işte yeniden.

     Başlanıp yarım bırakılan yazılar tamamlanmayı hala beklese de, önceliği her yıl şaşmayan yeni yaş kutlama yazısına vermek istedim. Evet biz 11.12.2017 tarihinde 4 yaşımıza girdik. Kelam-ı Kalp sizlerin sevgisiyle, bazen ihmallerimle, bazense en büyük uğraşım olup 4 yılı geride bıraktı. Büyüdü, hatta bazen çok güzel ilklere imza attı. Güç oldu. İlham oldu. Yeni kişilerle, yeni topluluklarla tanışmaya vesile oldu. Bazen bu sayfada yazılan yazılar bir başka sitede, bir dergide, bir kitapta yeni okurlarına kavuştu. Fundamenta’da, KafkaOkur’da, OnuncuKöySakinleri’nde, GüzelKelam’da, 40’lar Kulübü'nde adını duyurdu. Adından ziyade, adının geçtiği içerikler hakkında güzel yorumlarla hep gülümsetti. Hatalarına rağmen, eksikliklerine rağmen, tüm anlatım bozukluklarına rağmen bugün 20000’e gün sayar hale geldi.

     Bir annenin evladının başarısı karşısındaki sevinci gibi izledim olanları hep. Bazen eski yazılara bakıp ‘ya bunu niye yazdın ki, hadi yazdın diyelim niye paylaştın ki’ içerikli sorgu seansları geçirdim kendi kendime. En çok kendimi eleştirdim, en çok kendi beğendiğim yazılar yazmayı hedefledim. Çünkü birinin kalbine girip yaşadığı duygularda, hissettiklerinde yalnız olmadığını göstermenin yolu bundan geçiyordu öğrendim. Önce kendini tatmin etmeliydi kişi.

     Ve işte geçen 4 yılın en güzel yanı: -Biz- olmak bu sayfada. Deryadil olmak. Kelam-ı Kalp denince de aklıma ilk gelen kelime bu oluyor haliyle. “Deryadil.” Gönlü daima güzel ve geniş, her şeyi hoş gören: Deryadil. Bu sıfatın arkasına saklanıp nice sevinçler paylaştım, nice üzüntülerimde yine hep bu sayfaya kaçtım. Yazdıkça rahatladım.

     Yeni yaş yazımdan önce geçen bu uzun ihmal süresinde hazırlıklar yaptım. Yeni yazarlar keşfettim, yeni kitaplar, yeni şarkılar... Yenilendim. Ama gel gelelim eski okuduğum kitaplara dönüp altını çizdiğim cümlelerimi yeniden okumayı bırakamadım. Yeniden okudukça yeni detaylar bulmayı. Yazar burada bunu da demiş olabilir düşüncesini…

     “Bize duymak istediklerimizi söyleyen kitapları severiz.” diyor George Orwell. Kitapları dinledim. Duymak istediklerimi kitaplardan bekledim.

     Tavsiye listeleri belirledim. Zaman zaman her yazıda iliştiririm kenara köşeye onları da.
     4. yıl anısına bir öneride bulunmak istiyorum aslında sana.

     Kişisel gelişim kitaplarından rol çalmak istemiyorum ama anı yaşamanı çok istiyorum Deryadil. Ne kadar başarabildiğim meçhul. Gerçi hoş insan kendi yapmak isteyip yapamadıklarını önerir genelde. Ama inan yapmak istediğim bir şeyse eğer, faydasına inandığım içindir. İnsan eksikliklerinin farkına vardığı kadar insandır hem zaten.

     Anı yaşa Deryadil. Çünkü zaman istesen de istemesen de geçiyor. Durup ‘neler oluyor’ şaşkınlığını yaşamana dahi izin vermeden. Her gün aldığın nefes senin için bir şükür sebebi değilse, geçen zaman seni çok yoruyor. Çevrende olup bitenlerin iyi yanlarını yakalayamazsan eğer, geçen zaman pişmanlığın oluveriyor. Buna izin vermemek adına anı iyi yaşa.

     Gereksiz hüzünlerin sancısı sarıyor ya bazen en hassas yanlarını. Öyle zamanlarda dinle diye bırakıyorum şimdi buraya bu notaları: İçinde yağan yağmurlar gözlerine kadar geldiğinde dinle ve gel kendine: Kiss the rain. Ve hatta yazının devamında da sana eşlik etmesini istersin belki de.

     Anı yaşa diyoruz ya hani, Aman diyeyim anı yaşayayım derken çok da sahiplenme dünyayı.

     “Dedemizin nesiydi ki bu dünya Şi'ra, bizim neyimiz ola. Ölmeye geldik işte hepsi bu...” diyor Cem Mehmet Eren. Sahi dünya kime kaldı ki bize kalsın. Kim baki kaldı ki biz kalalım. Adınızı bilen son kişi de öldüğünde dünyaya gelmemiş gibi olacaksınız diyorlar ya, öyle işte. Çok da zorlamaya gerek yok yani. Çok da fazla hırs yapmaya, çok da fazla koşturmaya, çok da fazla ağlamaya, hatta çok da fazla mutlu olmaya…

     Daha fazla dağıtmadan konuyu, azığımın birazını da yeni yazılara ayırmak isteyerek bitirelim 4. Yaş kutlamamızı. Yeni yaşlar, yeni umutlar getirsin daima. Yeni başarılar, yeni okurlar, yeni yorumlar, yeni kelimeler, yeni hisler, yeni mutluluklar… Ama tüm bu yenilikleri bekleyebilmek için sabrımız da artsın yeni yaşımızda.

     Tarık Tufan’ın bir sözü güç olsun bizlere bu tüm yenilikleri bekleyişimizde:

     “Biraz daha zaman. Dilimin ucundaki kelimeler bu kış da uçmazsa bir dahaki yıl uçmayı öğrenecekler. Biraz daha zaman…” Kelam-ı Kalp için de geçerlidir belki de bu söz. Belki de 3. Yaşında dilinin ucunda kalan, uçmayan kelimelerin özgürlüğü olur bu 4 yaş. Biraz daha zaman…

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Yanlış Bir Leyla


“Bazen denize küser de 
Gökteki yıldızlarla konuşurum…”
Bahattin Karakoç

     Şair gibi sık sık küsüyorum ben de denize. Baş kaldırıyorum bir nevi. Direniyorum. Yıldızlara çarpıyor gözüm ve anlatıyorum. Her şeyi, her şeyi anlatıyorum. Konuşmadan da kurulabiliyor iletişim yıldızlarla. İyi anlıyorum. İyi anlatıyorum. Anlaşıyoruz bir şekilde ki daha çok küser oluyorum denize. Bahanem oluyor yıldızlar. Küsmek anlamlaşıyor. 

     Sonra bazen kendimi filmin başrol oyuncusu gibi hissediyorum. Kendi filmim. Yazanı ben olmasam da yönetmen koltuğunda buluyorum kendimi. Arkaya fon müziğini açıp içimden konuşuyorum. İç sesli sahneler çekiyorum.

     Ağır edebiyat. 

     Ben cümleleri süslerken yaşamım gözümde canlanıyor. İtiraf ediyorum kendime; mutlu uyandığım sabahlar gün içimden doğuyor. Ve sancılı oluyor o günün batımı. Zor bir vedaya adanıyor karanlık. 

     Mutlu uyandığım günler kalbimden kelebekler salıyorum dünyaya. Renk renk, neşe dolu, şükür dolu…

     Sonra filmimin sessiz replikleri canlanıyor gözümde: 

     İçilmeyen çayların soğuma süresince: Merhaba

     Cevabını en merak ettiğim ama en basite indirgeyerek sormak zorunda kaldığım soruyla: Nasılsın?

     Ne zaman burada otursa filmimin başrolü, hep aynı konuşmayı tekrarlar dururdu şehrin koşuşturmasına inat bir sakinlikle. Bir yandan da kaldırım taşlarının eşit dizilip dizilmediğini hesaplar, irili ufaklı taşlara gözü çarpar ve sayardı. Taşlar bitince masa örtüsüne gelirdi sıra, aynı desenleri gözleriyle onlarca kez çizip, aynı mı değil mi kıyaslamaya başlardı. Küçük çizim hataları bulduğunda zafer kazanmışçasına tebrik ederdi zihnini. Bundan da sıkılıp yeni uğraş arar, beşinci kez teşebbüs ettiği parmak kütletmelerinden medet umardı, sessizliği biraz olsun bozduğunu düşünse de başarısız olur yeniden bir iç çekerdi.

     Ne zaman burada otursa çiçekli örtüler sererdi kalbinin raflarına. Renk renk, neşe dolu, şükür dolu…

     O sırada arka fonda Ezginin Günlüğü tüm sakinliğiyle eşlik ederdi sessizliğe;

“Ben kimim söyle kayboldum,
Dönmedim kaldım anılarda
Her sabah bir çöl masalında uyanırdım
Belki de yanlış bir Leyla…”

     Kayboluşlarımız ve hangi masalın Leyla’sı olduğumuzu bulamayışlarımız gelirdi aklına. 

     Bu şarkıyı her duyduğunda çölü aşıp doğru Leyla’ya kavuşanların sevincini izlerdi çocukça. Renk renk, neşe dolu, şükür dolu…

     Sonra biterdi film. Başrol masadan kalkmadan, öyle ani bir son. Sorusuna cevap alamadan, doğru Leyla olamadan, çayı soğutamadan, şairin küstüğü denize telkinde bulunamadan. 

     Yarım kalan her şeyi gün batımının sancılı güzelliğine gizleyerek. 

     Yıldızlara anlatacak yeni hikayeler düzenleyerek.

     Sevdiğim ve özenle süslediğim hikayeler…

     Hikayelerdeki sessizliği seviyorum. Masa örtülerini de, kaldırım taşları arasındaki mesafeyi de.

     Ve başrolümün sevdiği şarkıları da…

     Şairin denize küsmesini de. Yıldızları da.

     Her sevdiğim şeyi harflere saklıyor ve işliyorum yazıya. Renk renk, neşe dolu, şükür dolu…

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Çiçekli Patika


“Kuyular var, derin ve fakat ben Yusuf değilim.
Yusuf olmayınca her kuyu derin insan için…”
Tarık Tufan

Renkli çakıl taşları toplar gibi kelimeler topluyorum eteklerimde. Geçtiğim her çiçekli patika süslü mendillere sarıp sarmaladığım, özenle zihnime kazıdığım bir hatıra.

Kelimelerle iyi anlaşabilmeyi düşledim yıllarca. Her anımı, her duygumu bir kelimeye adamayı tercih ettim çoğu zaman. Gizli anlamlar sakladım lügatımda. Benim olan, bana ait kalan, kulaktan kalbe naifçe dokunan anlamlar. Bunun için çabaladım. Çünkü anladım ve inandım ki arayı iyi tutmak gerekiyordu kelimelerle, hele de anlaşılma kaygısı işin içine girince.

Anlaşılmak hayattaki en büyük ihtiyaçlarımız içinde. Anlaşıldığımız kadar biziz, anlaşıldığımız kadar mutlu ve aslında anlaşıldığımız kadar bireyiz bu sonu olmayan kalabalıkta. Bundandır ki en büyük fobimiz haline gelir anlaşılamamaktan doğan tüm yanlışlıklar.

Anlaşılmaya dair zorunluluğumuz ne kadar çoksa, bu zorunluluğun sebep olduğu kaçıp gitme isteği o kadar artsa da, bu kaygıyı atamaz boğuluruz açıklamalarda. Bir şiirin dizeleri yakarışımız olur zaman zaman:

“Bahar dallarının hatırına beni anla…” Didem Madak

Sevdiğin ve huzuru bulduğun her anının, her tabiat olayının hatırına beni anla. Mecburum içimdekileri bir şekilde açığa vurup anlaşılmaya.

“Su getirdim perilerine avuçlarımda, beni anla…” Didem Madak

Çünkü anlaşılmazsam geri döner adımlarım ve buna hazırlıksızım. Geçtiğim tüm yollar ve kapılar kapanır üzerime, anlamını yitirir tüm öğrenmişlikler.  

“Bir uyağa takıldım, düşmeye razıyım. Artık beni anla…” Didem Madak

Tarihe gömülmüş hikayelerle, gördüğüm görmediğim, dinlediğim dinlemediğim  tüm ezberlerimle duruyorum uçurumun kenarında, belki de yol ayrımımda. Ama beni anla. Anla ki arınayım karanlıktan, anla ki kimliğimi bulayım. Anla ki yeniden kalkıp başlayayım düşüp küstüğüm yerden.  Aldığım ilhamla Tarık Tufan'ın “Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır…” sözünden.

“Konuşma konuşmak istemezsen, ben konuşurum tavanda koşuşan ışıklarla. Hep aynı şeyi söylerim. Beni anla…” Didem Madak

Anla ki son bulsun tüm susma ve vaveylalar. Anla ki bitsin tüm telaşlar. Yeni bir güne başlarken hissettiğim umudumu, doğaya ve kelimelere karşı tutkumu, çocukluğumu, bazense yersiz olgunluğumu, beylik laflarımı, büyük konuşmalara ve konuşanlara dair korkumu, kaygılarımı, tevafuklardan aldığım gücü, beklentilerimi, hayallerimi, yorgunluğumu, sevdiklerimi, sevmediklerimi, bir müzik kutusunu saatlerce izleyebilmemi, sabrımı, dualarımı, uzaklara dalıp gittiğimde düşündüklerimi, düşlediklerimi…

Ve beni ben yapan daha bir çoğunu.

Oku, bir kitabı okurcasına. Çünkü beşeriz ve söyleyemediklerimizi saklarız kalbimizin satır aralarında.

Beni anla…

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Ruha Düşen Nikbinlik

 “Sabret ki her şey hissettiğin gibi olsun.
Sabret ki her şey gönlünce olsun…”
Mevlana

Her gecikmişlik sonunda aynı mahcupluğu, aynı geç kalınmışlığı ve aynı özlemi içine gizleyen giriş cümlesiyle: Uzun zaman sonra yeniden, neyi nasıl dile getireceğim konusunda belirsiz bir şekilde başlıyorum yeniden yazmaya.

Blogu açtığımdan bu güne kadar ihmallerimden bahsettim hep. Can sıkıcıydı zira. Bazı telaşlar ve sorumluluklar işin içine girince insan kendini mutlu hissettiği şeyleri yapmaktan uzaklaşıyordu. Uzaklaştırıyordu tüm koşuşturmalar. Ama yine de bir umut veriyordu sabrıma, dönüşümün yeniden bu sayfaya olacağına dair bir sevinç ve kavuşma…

İşte yine böyle bir süreç sonrası, biraz yorgun biraz şaşkın bir haldeyim şimdilerde. Çünkü bitti. Her mezun bitince değerini anlayacaksın okulun derdi. Tam olarak öyle oldu. İçindeyken zamanın akmadığını, akrep ile yelkovanın bana inat durduğunu düşündüğüm okul -daha dün başlamıştım yıllar ne çabuk geçti- hisleriyle bitti. Ve geriye güzel anılar kaldı sadece. Hep gülümseyerek hatırlayacağım, iyikilerle donatacağım anılar…

Sabretmek gerekiyormuş Deryadil, söz konusu okul veya iş olsun, belki bir hastalık belki bir dert, belki sevdiklerimiz, işte konu ne olursa olsun zamanın her şeye inat geçtiğini bir gün olsun unutmadan sabretmek gerekiyormuş. Hani tahavvülleri yazdığım yazımda Bülent Akyürek’in bir sözünden bahsetmiştim; “Kabeden başka hiçbir şey sabit değil.” Diyordu. Kural bu kadar basit aslında. Her şey değişmeye mecburken ve bunu biliyorken, içinde bulunduğumuz zamanın da değişeceğine doğum ve ölümlerle tanık oluyorken, bununla mücadelenin tek yolunun sabrı diri tutmak olduğunu deneyimlemişken zor da olsa bunu hayata geçirmek gerekiyormuş.

“Zor” kelimesi insanı içine hapseden parmaklıkların ana maddesi gibi. Biliyorum zor. Sabretmek de, sabretmek yetmezmiş gibi sabrettiğimiz andan güzel anılar çıkarmak da, gülümseyerek hatırlamak da… Zor Deryadil. Nefes aldığımız her anın hakkını vermek gibi, hakkını verebilmek için gereken sabrı göstermek de zor. Böyle hissettiğim anlarda kafamı kaldırıp masama astığım sözleri tekrar tekrar okurken, öylece izlerken bulurum kendimi. Bir öneri olsun benden sana, insan kendisinin en iyi motive kaynağıdır çoğu zaman. Ve ne tezattır ki yine kendisidir motivasyonunu dibe vuran. İşte bunun için iki söz var her sabah bana umut ve zorluklara karşı güç olan.

“En güzel gün bugün…”
 “Bizde Allah isterse kuşlar filleri yener…”

Gözünün gördüğü her yeri doldur bu sözlerle Deryadil, perde niyetine indir göz kapaklarına. Çünkü her güne hayatının en güzel günü gözüyle bakmadan o gün güzel hatıralar vermiyor sana. Ve zorluklar karşısında Allah isterse kuşların filleri yeneceğine dair inancın olmadan güç bulamıyorsun asla.

Sözün özü; hayatında tüm olup bitenleri nikbin bir havayla karşıla Deryadil. Çünkü hayat biraz da bizim onu nasıl gördüğümüz ile ilgili… 




10 Ocak 2017 Salı

3. Yıl Kutlaması :)


     11.12.2013. Bir bilgisayar dersi ve biz bir blog oluşturmayı öğreniyoruz. Öğrenmek de değil de birer blog sayfası açıyoruz. Bir bilinçaltı oyunu olacak ki adını hemen “let your dreams” koyuyorum. Hayallere hep müptezel bir bağlılığım olmuştur zaten. İlk isimde de belli oluyor bir nevi. Derste bir içerik koyun göreyim diyor hocamız. Ben başlıyorum okuduğum ve sevdiğim kitapların resimlerini bulup koymaya. Kitabın içeriğini yazıyorum yorumumu yazıyorum. Hocamız bakıyor tamam diyor ve ders bitiyor. Geliyorum eve. İnanılmaz bir heyecan. Hemen yazdıkça kitapların, defterlerin, dosyaların içlerine sıkıştırdığım yazılarımı aramaya başlıyorum. Bulmalıyım çünkü artık paylaşmalıyım. Paylaşmalıyım çünkü kenara atılan unutuluyor. Unutmamalı çünkü biliyorum bir yerlerde aynı hisleri barındıranlar var. Varlar ve okuyup kendilerini yalnız hissetmelerine engel olunmalı. Engel olunmalı çünkü bu kelimeler boşa değil. Boşa değil çünkü bu kelimeler artık içime sığmıyor. Paylaşmalıyım. Okutmalıyım. Çünkü belki de rahatlamanın anahtarı bu.

     Önce tarih atıyorum. Hiç unutmayayım blogumun doğum gününü diye. Merhaba diyorum. Büyük bir heyecanla, korkuyla, telaşla. Kendi kendime konuşurmuşçasına. Sonra yavaş yavaş başlıyorum paylaşımlara. Eski yazılarımı bulmaya hala devam ediyorum. Bu hala bugünü de kapsıyor. Hala aradıklarım var içlerinde. Çünkü çok birikti. Yazma işine çocukça başladım ben. İlkokulda şiir yazar öğretmenimize okuturdum. Sonra o bana destek olurdu sınıfa okuturdu. Sonra bir gün yarışmaya soktu. Törende okuttu. Her düşüncemi her çocuk söylemimi bir şiirmişçesine iyiye yordu. Cesaretim oldu. Güvenim oldu. İlkokul bitti vedam oldu. Şiirlerimi çok severdi deyip bir deftere hepsini el yazımla yazıp ona verdiğimde ilk kitabım oldu. Adım onunla şair oldu. Hakkını ödeyemeyeceğim ve şu an bu blogdan en çok haberinin olmasını istediğim kişi o oldu.

     Tüm bunları niye anlattım bilmiyorum ama burası benim kendimi özgür hissettiğim köşem. Maruz gör deryadil. Hoş gör. Çünkü ben acımı bile seninle paylaştım. İlk kez o zaman dedim Deryadil diye. Hala da öylesin kalbimde.

     “Let your dreams” isminin yazdıklarıma uygun olmadığını fark ettiğim bir anda bahsettiğim hayal müptezelliğimin sonucu “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” oldu blogun ismi. Nitekim daha uygundu. Uzun bir süre de ona devam ettikten sonra artık adımı vermek istemiştim bu sayfaya. Başlıksa “Kelam-ı Kalp”. Çünkü kalbimi yazıyordum burada. Kalbimden dökülenler kelimelerin ardına saklanıyordu. Kalbim kelamımla dile geliyordu ve bu dile gelişi anlatmama kalem en güzel dosttu.

     Sonrasında da bu sayfa yazma konusunda sorumluluğum oldu, bana ilham oldu. Hayallerimi gerçekleştirme yolunda rehber oldu. Bir önceki yazımda bahsettiğim hayalim oldu. İhmallerim de oldu tabi bu 3 yılda. Okul ve sınavlar engel oldu biraz da. En çok da şu son zamanlarda. Mesela bu 3.yıl yazımın bu kadar gecikmesi. Anca bir kar tatilinden fırsat bulup kaleme dökülmesi. Daha düzenli yazacağım deryadil söz. Tüm bu telaşlar yorgunluklar bitsin, daha çok yazacağım. Üstelik bir diğer hayalimi gerçekleştirmek için bir adım atıp sizden de yorumlar alacağım. Düşüncesinin bile içimde bin bir kelebek etkisine sebep olduğu bu planı yapıp yapmamam konusunda fikirlerinizi soracağım.

     Peki ben bu 3 yılda neler yaptım, neler öğrendim? Sanırım blogu açtığımdan beri ilk kez yeni yaş yazımı herhangi bir platformda yeni yazımın yayınlandığı haberi olmadan yazıyorum. 1.Yaş ve 2.Yaş bu konuda dolu doluydu. Ama inanın bu yıl sebebim okuldu. Bir hedefiniz varsa ve gerçek olmasına ramak kaldıysa daha bir sıkı tutunuyorsunuz gerçeklere. Kendinizi kilitliyorsunuz bir nevi. Yeri geliyor stresle zehir ediyorsunuz kendinize hayatı. Ama umarım buna değer diyorsunuz sonra ve sığınıyorsunuz sabrınıza.

     Velhasıl olan oldu ve blog 3 yaşına girdi. :) Daha yazacağım, sizlere anlatmak istediğim, konuşmak paylaşmak istediğim çok şey var. Ama fazla da sıkmadan sizi, yazının sonunu görmeden kapatmanıza sebep olmadan teşekkürlerimi iletmeliyim. Deryadil isminin hakkını verdiğin için, bu blogu sevdiğin için, yazıları olanca sabrınla okuduğun için, benimsediğin için, hayallerime ortak olduğun için, bu sayfadan ve benden bir nebze haberdar olduğun için, desteğin için, hissettirdiklerin için varlığın için ve daha bir çoğu için teşekkür ederim Deryadil. Sen oldukça, bu sayfanın okunma oranı böyle arttıkça paylaşmaya hep devam edeceğim. Verdiğin güç için teşekkürler. Bak bu blog bugün bu sayede 3 yaşında. Bu hayalim bu sayede 3 yıldır ayakta.

     Kalbinin kelamına kulak ver Deryadil. Dinle, hayattaki ritmini dürüstçe verir sana, inan buna. :)

2 Aralık 2016 Cuma

Ümitvâr Hayaller

      Uzun zaman sonra ilk kez, konudan bu kadar emin, ama neyi nasıl dile getireceğim konusunda belirsiz bir şekilde başlıyorum yeniden yazmaya. Günlerdir zihnimde kurduğum cümlelerimi bir akşam vaktinde döküyorum kağıda. Sohbet havasında bir konuyu konuşmak istiyorum aslında. Bir paylaşıma bir sürü paylaşımı sığdırmak isteyerek sığınıyorum bir başlığa. 

      Hayaller... Bir başka deyişle motivasyon biletlerimiz. Bizi biz yapan, belki de diğer insanlardan en çok ayıran, özel olan, bir yandan paylaşmaya kıyamazken diğer yandan en çok paylaşmak istediğimiz, anlattıkça gerçekleşeceğini düşlediğimiz farklı bir dünya, farklı bir ütopya…

      “Bir gün ya hiç biri gerçek olmazsa” korkusunu mutlaka bulunduran, gerçek olması adına bile yeni hayaller kurduran bir nevi rüya alemi. “Nereye gittiğini bilmiyorsan kaybolmuş sayılmazsın.” Diye bir söz vardı. Hayallerimize de uyduğunu düşünüyorum aslında. Hayallerimizin sonu yok sonuçta, hayallerde kaybolmak yok, hayallerde yorulmak yok, en güzeli de kaybediş yok. Kaybetmekten korkup bir türlü atamadığımız adımların hayallerimizdeki yerini düşünün mesela… Hayallerinde dene, hayallerinde hata yap, hayallerinde düş, hayallerinde kalk. Bu seni gerçeğe hazırlar inan buna.

      Hayaller bir çok kalıba sığar böyle. Ama hayallerimizin neler olduğunu konuşalım biraz da. Şu an bu blogdan haberin varsa, bu yazıyı okuyorsan, desteklediğin noktalar varsa, düşüncelerimiz aynıysa, bir hayalime ortak oluyorsun demektir. Hayalimin gerçeğe dönüşmesinde bana katkının çok olduğunu gösterir bu. Ve teşekkür ederim. Yazma işini ilkokuldan beri çocukça sürdüren, her bulduğu ajandayı yeni bir günlük, yeni bir deneme defteri olarak kullanıp sonra kitaplığa unutulmaya terk eden ve içinde hep ‘bir gün gerçekten tüm bunları başkaları da okur mu’ diye düşünüp bu yönde türlü hayaller kuran ben, yaklaşık 3 yıl önce korkarak attığım bu yazılarımı paylaşma adımımda hiç pişmanlık duymadım. Aksine her yeni yazıda, blogun okunma sayısındaki her bir artışta büyük mutluluklar duydum. Buna sebep şu an bu yazıyı okuyor olman. Bu sayfadan haberdar olman, belki paylaşman, belki anlatman. Hayaldi gerçek oldu muhabbeti aslında bu blog benim için. Yazmak adına kazandığım bir sorumluluk. Okuduğum bölüm gereği sayılara boğulduğumda kaçıp sığındığım, kelimelere kavuştuğum, ben olduğum bir sayfa. Gerçekleşen bir hayal. Diğer hayallerim için bir örnek, bir motivasyon, bir destek…

      Ne kadar doğru bir öneri olur bilmiyorum ama, bence en az bir hayalinizi sevdiklerinizle paylaşın. Ya da sosyal medyada bir paylaşımınızın kıyısına köşesine sıkıştırın. Bir gün tekrar gördüğünüzde o paylaşımınızı, hatırlayın. Hayalinizi dinç tutmak adına ya da gerçekleştiğinde ‘vay be işte başarmışım’ gururunu yaşamanız adına güzel bir yol bana kalırsa. Ama küçük bir dipnot, başkalarını bu hayalinizi gerçekleştirdiğini gördüğünüzde üzülmeyeceğiniz bir hayal olsun bu paylaştığınız. Çünkü hayallerinizin çalındığını görmek ya da böyle hissetmek üzer insanı zaman zaman. Gizli tutun bu bahsettiğim kategoriye giren hayallerinizi. Düşürmeye çalışan da olmaz o zaman hem. Sakince odaklanırsınız yolun sonuna.

      Bu kategorinin dışında gerçekleşmeyen ama bir gün gerçek olacağına inandığım bir hayalim daha var mesela. Bir radyo programında saatlerce yayın yapmak. Arkada en güzel fon müziklerini açıp şiirler ve kitaplardan kesitler okumak. İnandığım gerçekleri anlatmak. Yanlış olduğunu düşündüğüm şeyleri açıklamak. Konuşmak. Dinlenmek. Sevdiğim şarkıları dinletmek. İlkokuldayken evin yakınlarındaki bir binada küçük bir radyo stüdyosu vardı. Ne zaman önünden geçsem büyük bir heyecanla merak ederdim içerisinde olup biteni, konuşulanları, hissedilenleri. Ve sanırım bu hayal sonrasında geçtim ayna karşısına, söyleyemediğim “R” harflerini öğrenmek adına. R harfleriyle yaşamayı öğrendim, çocukça aklımla düşlediklerime göre hazırım artık bir radyo yayınına. Bir gün gerçek olursa ilk bu blogda duyuracağım bunu da.

      Sözün özü, Seda Şener’in kitabında dediği gibi: “Hayaller, hayallerimiz. Ya gerçek olacaklar, ya da biz bu inançla öleceğiz. Olsun, ikisi de güzel…”

      Hazır blogun 3 yaşına girmesine yaklaşık bir hafta kalmışken, sizlerin de katılımlarını istediğim bir şey yapmak istiyorum aslında. Hayallerinizi öğrenmek istiyorum. Bu paylaşmaya açık kategorideki hayallerinizi. Blogun solundaki “Mesajlarınızı Buradan Gönderebilirsiniz” kısmına mail olarak yazın. Gönderin. Bir şeyleri paylaşmış olalım. Biraz da ben sizleri okumuş olayım. Bunu gerçekten çok istiyorum. Blogun yeni yaşları benim için çok önemli oluyor, haliyle bu tarih de sanki kendi doğum günümmüş gibi aklımdan pek çıkmıyor. Hayallerinizi yazın, ben o maillerinizi saklayayım. Hatta 1 yıl sonra bu zamanlarda, hayalinizi dinç tutmak adına gerçekleşip gerçekleşmediğini sizleri sorayım. Hatta ve hatta en farklı gelen hayalin sahibine, aklına hep bu blogu getirecek küçük bir hatıra göndereyim. Katılırsanız çok mutlu olurum inanın. Şimdiden çok teşekkür ederim.

      Sayfa Sonu Notu1: Hayallerinizi gerçekleştirecek gücü ve motivasyonu asla kaybetmeyin… Hayalle kalın…:)

21 Eylül 2016 Çarşamba

5 Asır Öncesinin Hastanesi: Hafsa Sultan Şifahanesi

“En uzun geceyi namaz vakitleri tayin eden de bilmez müneccim de bilmez, en uzun geceyi gam çekene sormak lazımdır.”

Geçmiş her daim rehberdir hayatlarımızda. Alınan dersler, deneyimler, tecrübeler ışık tutar bugünümüze ve elimizde var olduğumuz her şeye. Bundan mıdır bilmiyorum seviyorum bizleri eskiye götüren yerleri. O ruhu yaşamayı ve bugüne nasıl gelindiğine dair küçük ipuçlarını. Merak uyandırıyor tarih insanın içinde. Tarih derken sayılara bağlı kaldığımız ezberler değil kastım, nitekim o ezberleri hiçbir zaman da benimseyemedim. Ama tarihe yön vermiş o zamanları dolu dolu yaşamış insanların hangi yollardan geçtiğini, hayat koşullarını hep merak etmişimdir mesela. Günümüzü hızlı dolduran teknoloji bu kadar yer etmemişken henüz nasıldı dünya? İşte bu sorunun cevabı için belirli tarihi yerlerde bulurum bazen kendimi. Ayağınızı bastığınız yerlerde yıllar önce bambaşka hayatlar vardı mesela, onlara has yöntemler vardı, onlara has yenilikler. Bence bunları keşfe çıkmak gerçekten mutlu edici.

İşte tüm bu düşünceler bende yeni bir yazı yazma isteği bıraktı. İlk kez blog için masa başında olmak dışında bir şey yaptım. Ve bu beni gerçekten çok mutlu etti. Öncesinde de gidip gördüğüm bir mekanı bu kez sizler için gidip ayrıntıları ile inceleme fırsatı yakaladım. Fotoğraflar çektim, bilgiler edindim ve Manisa’nın birkaç tarihi yapısını bu ve sonrasında gelecek bazı yazılarla tanıtma kararı aldım.

Manisa Hafsa Sultan Şifahanesi, 500 yıl öncesinin hastanesi. Ve bugünün Tıp Tarihi Müzesi.
1910’lu yıllara kadar çalışmış bu hastane. Kanuni Sultan Süleyman tarafından annesi Hafta Sultan adına yaptırılmış. Türlü hastalıklar için hekimler burada bulmuş tedavi yöntemlerini, burada uygulamış. Bizlere de o günlere ait aletler, kitaplar, bilgiler kalmış.



Şifahane bizleri bu girişle karşılıyor. Kapının üzerindeki kitabenin sol alt kısmında ebced hesabı ile şifahanenin tarihi yazılmış ve bu da miladi 1539 yılıymış.


Şifahanenin avlusu ise bu şekilde. Avludan giriliyor odalara. Her odada bal mumları ile canlandırılmış o zamanlara ait tedavi yöntemleri. Öyle gerçekçi yapılmış ki, açıkçası korkuluyor bazen gezerken. Sanki aniden canlanacak hissi uyandırıyor insanda.


Avlunun ve odaların duvarlarında o zamanlara ait ünlü tıpçıların hayatları yer alıyor.



Bir oda, o zamana ait kitaplar, farklı hastalık ve tedavi yöntemleri için kullanılan aletlere ayrılmış. Tüm bunlar biraz da şaşırtıyor aslında. Bundan 500 yıl öncesindeki teknolojiyle ve bilgileriyle yapılan aletlerin bu kadar ince düşünülerek yapılmış olması ve bugün hala benzerlerinin kullanılıyor olması, bizlere eskiden de bilime verilen önemi gösteriyor.



Dağlama, yaraları kurutmak amaçlı yapılan bir tedavi yöntemiymiş. Ve bir çok rahatsızlıkda, ağrıda bu yöntem uygulanırmış. Bunun için de bir oda bu tedavi yöntemini göstermek amaçlı yapılan bal mumu heykelleri ile doldurulmuş.




Bir diğer oda ise göz tedavisine ayrılmış ve gözden ur alma işlemi canlandırılmış. Her odada olduğu gibi bu odada da bilgilendirme adına yazılar asılı. Bu yazılardan biri de “rıza senedi” ile ilgili. Rıza senedi, hastaya bir işlem uygulanmadan önce hastanın yapılacak işlemleri kabul edip etmediğini gösterirmiş. Tüm toplumlar göz önüne alınıp o döneme bakıldığında bu rıza senedinin ilk uygulanma yeri de burasıymış.




Ve işte bu şifahanenin en meşhur odası desem pek yanlış olmaz. Akıl hastalıklarında kullandıkları yöntemler itibariyle farklı bir oda. Her hastalığa ayrı bir makam şifa olmuş. Her makamın kendine has tınısı ve vakti varmış. Kemençe, tambur, santur, kanun, ney, kudüm, bendir, def, daire ve halile gibi enstrümanlar kullanılırmış tedavilerde. Musiki tedavisinin yanında bir de meşguliyet tedavisi uygulanır, hastaya çeşitli el işçilikleri yaptırılırmış. Bunlar da bu odada bal mumu heykelleri ile gösterilmiş. Bu odanın da duvarında yazılı olan bazı yazılar vardı. Bunlardan ilgimi çekenlerin ilki tam yerinde bulduğum “Bu da geçer ya hu” yazısıydı. Ki bence bu odada bulunan hastaların bunu her gün görüyor olması güzel bir telkindi. Bir diğeri ise yazıya da onunla başladığım sözdü. “En uzun geceyi namaz vakitleri tayin eden de bilmez müneccim de bilmez, en uzun geceyi gam çekene sormak lazımdır.” Anlamına gelen “Şeb-i Yelda-yı müneccimle muvakkit ne bilir, mübtela-yı gama sor ki giceler kaç saat” sözü.
 Şifahanede bu oda büyük önem arz etmiş. Savaş dönemlerinde de buradan giden doktorların yerine gardiyanlar hizmet vermiş. Ve hatta Türkiye’deki sayılı ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinden birinin de Manisa’da olmasının sebebi biraz da bu şifahanedeki akıl hastalıkları konusunda alınan başarılarmış.





Bir diğer oda da ecza odası. Burada hastalıkların tedavisi için ilaçlar yapılırmış. Bu odada iki farklı döneme de yer verilmiş. Hem Osmanlı zamanına ait hem de Cumhuriyet dönemine ait bal mumu heykelleri yan yana sergilenmiş. Ama her iki dönemde de hastalıkların tedavisi için yapılan ilaçlar benzerlik göstermiş. Benzer bitkilerden faydalanılmış ve hatta o dönemlere ait bazı ilaçlar bu odanın dolaplarında yerini almış.


Manisa denince akla ilk gelenlerden biridir mesir macunu. Şifahanede ona da yer verilmiş tabiî ki. O döneme ait mesir macununun karılması ve kesilip paketlenmesi canlandırılmış. Dolapta ise mesir macunu yapımında kullanılan 41 çeşit baharatlar yerini almış. Mesir macununun hikayesi ise şöyle: Ayşe Hafsa Sultan bir gün rahatsızlanmış ve Merkez Efendi Hafsa Sultan için bir macun hazırlamış. Bu macun 41 çeşit bitki ve baharattan meydana gelmiş. Macunu yedikten sonra sağlığına kavuşan Hafsa Sultan bu macunun halka dağıtılmasını istemiş. Ve zamanla da Sultan Camii kubbelerinden halka saçılır olmuş mesir macunu. Günümüzde de hala her yıl bu mesir macunu saçımı yapılmaktadır.
 Belki de daha bir çok inceliğin, ayrıntının, tarihin, bilginin bulunduğu bu şifahane günümüze böyle yansımış. Benim görebildiklerim bunlardı, daha detay tarihi bilgilerini bilemesem de, o aletleri görmek, o avluda dolaşmak beni o tarihlere götürmeye yetti. Ve hatta bu bal mumu heykelleri de o dönemi yaşıyormuşum gibi hissettirdi. Avluda ve odalarda dolaşırken o dönemde tedavi amaçlı da kullanılan musikiler, makamlar eşlik ediyor sizlere. Ben de bir ney dinletisiyle yazıyı okumanızı, resimlere bir de öyle bakmanızı öneriyorum. Bilgiler eksik de olsa umarım beğenmişsinizdir. Bir sonraki yazıda yine bol bal mumlarıyla yeni bir mekanda görüşmek üzere… 


15 Eylül 2016 Perşembe

Milena’ya Mektuplar – VI

“Her nedense bugün bu telgrafa ihtiyacım vardı, nasıl anladın bunu? Neye ihtiyaç duyarsam duyayım hemen tedarik eden doğal içgüdülerin… Aslında insan kendisi için doğru olanı sende buluyor Milena…”


Kafka’nın Milena’sına özenle ve biraz olsun sıkılmadan, yorulmadan, hasta yatağına rağmen hiç zorlanmadan yazdığı mektuplarda sona yaklaşılıyor. Sayfalar süren aşk hikayesi deyimi yerindeyse can çekişiyor. Ve mücadelesi zor zamanlardan geçiyor iki aşık.

Mektuplarda uzun bir süre günlük hayatlarını anlatıyorlar. İş yerlerine gelip gidenleri, onlarla olan konuşmalarını dahi yazıp birbirleri ile paylaşıyorlar. Mektuplaşma bir nevi günümüz mesajlaşmalarına dönüyor bazı zamanlar. Aynı edebiyat çevresinde olmalarından olacak ortak arkadaşları, tanıdıkları da çok ve bu zaman zaman birbirlerini kızdıracak nedenler doğuruyor. Ama yine de sevgi dolu halleri, merakla mektup beklemeleri devam ediyor.

“Bugün mektup gelmedi, çok saçma, mektup gelmediği zaman bugün istisna bir gün diyorum.”

Kafka her duygusunu doruklarda yaşıyor bana göre. Aşkı da takıntılı bir aşk korkusu da derin bir korku. Ama bana kalırsa bu korku yalnızca Milena’ya özgü bir korku değil, bu korku Kafka’nın hayatının her noktasında büyük bir yer kaplayan ve onda tuhaf hisler bırakan bir korku. Felice’de de yaşamıştır bu korkuyu bundandır belki de hayatının çoğunu yalnız geçirmesi. Ama onu yazmaya iten, bugün onu okuyor olmamıza sebep de o korku. Biliyoruz ki Dönüşüm’ü yazamaz herkes. Hayata farklı bir çerçeveden bakmadan anlaşılmaz onu bu öyküyü yazmaya iten korkusu. İşte bunların üzerine Kafka devam ediyor mektuplarında o çok sık kullandığı kelimeye: Korku, korku, korku…

“Lütfen Milena yanlış değerlendirme. Burada, senden uzakta, tek başıma ama yine de huzur içerisinde oturuyorum, kafamdan korku, tedirginlik gibi bir sürü şey geçiyor ve çok anlamlı olmasalar bile mektupları kafamda bunlar varken yazıyorum ve sana yazarken her şey aklımdan çıkıyor, seni bile unutuyorum ama bu şekilde iki mektubun peş peşe gelince tamamıyla kendime geliyorum.”

“Milena aceleyle yazıyorum. Bugün senden mektup gelmedi, kendi kendime bunun olağandışı, kötü bir durum olmadığını telkin edip duruyorum. Dün akşam, daha doğrusu dün gece son mektuplarını okuyarak bir saat geçirmiş olmalıyım.”

Zaman zaman, hatta çoğu zaman Milena’nın mektuplarına da kavuşabilmeyi çok istiyorum. Neler yazdığına dair merakım artıyor. Sahi hangi şehrin çöplüğüne atılmıştır ya da yanarken o kelimeler küllerine ne olmuştur? Onlarca sevgi sözcüğü ve zarflar dolusu aşk, kim tarafından kolayca atılmış ve bize ulaşması engellenmiştir?

 “Çarşamba günü yolladığım mektubu komik buldun öyle mi? Ben pek emin değilim. Eğlenceli mektuplara inanmıyorum artık, hatta şöyle düşünüyorum: Artık hiçbir mektuba inanmıyorum.”

Kafka aslında mektuplarında belli eder bazen mektupların yakında biteceğini. Bir yandan sever mektuplar olmadan yapamaz ama bir yandan da mektupların artık bitmesini ister.


“Benim hiçbir şeyim yok, adım bile, zaten onu da sana vermiştim. Bu nedenle bir noktaya kadar senden bağımsızım çünkü bağımlılık bütün sınırları tamamıyla aşıyor. Bu ya/ya da konusu çok önemli. Ya benimsin ki bu iyi bir şey, ya da seni kaybettim ki bu da kötü bir şey değil, bu durumda da hiçbir şey olmaz. Ne kıskançlık, ne sıkıntı, ne endişe, hiçbir şey kalmaz. Tabii ki birisine bu kadar bel bağlamak aşağılık bir şey ve bu nedenle korku bu temel üzerinde oluşuyor ama bu korku seninle alakalı bir korku değil, bu korku birisine güvenmeyle alakalı bir korku.”

“Evet kesinlikle bana bir angaryayı yerine getiriyormuşçasına yazma, yazmak istiyorsan bile yazma, yazmak zorunda olsan bile yazma, ama geriye ne kalıyor ki? Bunların dışında ne kalıyorsa.”

“Kesinlikle haklısın, geri dönüşü olmayan bir aptallık ve becerisizlikle uğraştım bu işi halletmeye çalıştım ama yanlış anlamalar ile dolu bir ilişkimiz olduğu için başka türlüsü mümkün değildi. Birbirimize verdiğimiz cevaplar sorunlarımızı anlamsız hale getiriyor. Artık birbirimize yazmayı bırakmalı ve geleceği geleceğe bırakmalıyız.”

Mektuplar bu şekilde devam ediyor. Duygulara yenik düşülüyor, daha sabırsız ve tahammülsüz tavırlar sergileniyor. Milena’nın, Kafka’ya yazdığı mektuplara ulaşılmıyor ama Kafka’nın mektuplarını bizlere ulaştıran Max Brod, Milena’nın da kendisine yazdığı birkaç mektubu da bize sunuyor. Az da olsa Milena’nın duygularını, yazma tarzını anlamamıza yardımcı oluyor. Ne diyelim: Milena’ya Mektuplar VII dolu dolu geliyor.

“Mektuplarını okumaya neredeyse hiç cesaretim yok, sadece arada sırada bakabiliyorum, acıya dayanamıyorum Milena…”

26 Ağustos 2016 Cuma

Aşk-ı İlahi

Mevlana’nın “ben ol da bil” diye cevapladığı bir soru vardır: “Aşk Nedir?”
Aşk sanılanın ötesinde bir bedeni sevmekten ibaret değildir. Aşk varoluşu sevmektir. Aşk Yaratan için yaratılana hayranlıktır.
Aşk-ı ilahi; “Cehennemde vücudum büyüsün tâ ehli imana yer kalmasın” diyen Hz. Ebu Bekir’in yüreğinde saklıdır. Aşk sırdır. Bu sır Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin “Milletimin imanını selamette görürsem cehennem alevlerinde yanmaya razıyım...” sözleriyle lâl olmaktır.
Aşk “Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim” diyen En Sevilenin (sav) ümmet sevgisidir. Aşk En Sevgiliye kavuşmayı beklemektir. Bunun için yalnızca emredilene boyun eğmektir. Aşk bu yönüyle ibadettir.
Mecnun çöllere düştüğü zaman, onu görenler Leyla’nın aşkının büyüklüğünden sanıyordu. Lakin Mecnun’un aşkı hiçlik makamıydı. Kays’ın yaşadıkları ve acısıydı onu dünyadan uzaklaştıran. Nesnelerden, kişilerden, dünyevi her şeyden soyutlamıştı kendini. Ve o çöllerde ruhunu dinlemişti yalnızca. Bundandı çölde onu bulan Leyla’yı tanımaması. “Leyla benim içimdedir. Sen kimsin?” cevabı. Kays, Leyla’yı öyle sevmişti ki bu sevgi onu gerçek sevgiliye ulaştırmıştı. Bu aşk Kays’a kendini unutturmuştu önce, sonra da Leyla’sını. Maddeden ayrı, ruha ait ilahi aşkı anlatırdı bize bu hikâye. Bundandır Abdurrahim Karakoç’un unutulmaz; “Mecnunlar Mevla’yı bulursa canda, el olur Leyla’lar…” dizelerinin ardındaki mana.
Züleyha, Yusuf’un suretinde Rabbini görmüştür, öylece bürünmüştür şükre. Nitekim sevdiği suret değil, o güzel yansımadır önce. Mektubuna Yusuf diye başlayıp Yusuf diye bitirmesi de bundandır. Zira geçememiştir hitaptan ötesine. Gönlünde aşkı tatmıştır Yusuf ile. Ve bulamamıştır hiçbir kelam, o güzelliğin üzerine.
Mevlana da Şems-i Tebrizi’de bulmuştur bunu. Şems ki Mevlana için doğan güneşten farksız. Şems ki mürşidi kâmil. Şems ki Mevlâna’ya ardında Mevlâ’yı içeren gözyaşlarını döktüren. Şems, maddeden çok maneviyatçı. Mevlâna için Şems yüreğe düşen ateş değil, yüreğe nasıl ateş düşürüldüğünü gösteren hocası.
Yıllardır bizlere anlatılan bir hikâye vardır. Bir çoban padişahın kızına âşık olur, lakin utanır diyemez kimseye. Padişah kızıdır karşısındaki, cesaret edebilir mi hiç dile getirmeye. Duyanlar da kızar, “git dengini bul” diyerek azarlar. Bir arkadaşına anlatır sonradan, o da tutar kolundan, götürür bir arif kişiye. Arif kişinin sözleri merhem gibi gelir çobanın yanan yüreğine. “Şehrin dışında bir divan kur ve tüm gününü ibadetle geçir. Al tespihi ve –Ya Allah- de. Kim gelirse gelsin, ne derse desin sen devam et –Ya Allah- demeye…” der ve devam eder çobanın içine umut dolduran sözlerine. “Bir gün padişah kızını kendi isteğiyle sana getirene kadar çekmeye devam et –Ya Allah-. İşte o zaman devam edebilirsin eski hayatına.” Çoban şaşırır, zira yıllardır gönlüne sığdıramadığı padişah kızına ulaşmanın tarifinin bu oluşu oldukça basit gelir. Ve başlar padişah kızının hayaliyle zikrine. Gün geçer çobanın namı duyulur. “Bir derviş gelmiş şehre, durmadan ibadet eder, dili durmadan Allah dermiş…” sözleri yayılır şehirde. Çoban artık inanır zikrin gücüne. Silinir gözlerinin önünden padişah kızının hayali, zikir dilinden değil kalbinden dökülür duruma gelir. Devam eder yine –Ya Allah, Ya Allah-. Ve padişaha ulaşır bu haber. Düşünmeye başlanır, bir kurul toplanır ve tartışılır: –Nasıl olur da bu derviş sarayımıza lütfeder-. Zira derviş bu, kabul eder mi altını, hanı, rütbeyi, şanı. Kuruldan bir arif –kızınız- der. Padişah kabul eder mi diye düşünürken, kendilerini yolda bulur. Sorar -ne yapsak gelirsin sarayımıza-. Başlar sıralamaya. Bakar ki kabul etmiyor, -kızım- der en sonunda. Çoban hiç düşünmeden reddeder bunu da. Arkadaşı gelir sorar: –Bunun için günlerdir buradasın, ne için kabul etmedin?-. Çoban ulaşmıştır bir kere o güzel makama. Cevabı da verir yakışır bir şekilde, arkadaşına: -Ben günlerdir padişahın kızı için buradaydım, hiç durmadım Ya Allah dedim, padişah kızı ile ayağıma geldi. Bir de Allah için Ya Allah deseydim neler olmazdı…- der ve devam eder zikrine.
İlahi aşk; Leyla’nın, Yusuf’un, padişah kızının güzelliğinde değil, o güzelliği verende saklıdır. Bu dünyada bu güzellikleri bize gösterenin güzelliğini düşlemektir. Yunus Emre;
“Maharet güzeli görebilmektir.
Sevmenin sırrına erebilmektir.
Cihan âlem herkes bilsin ki şunu;
En büyük ibadet sevebilmektir.”
Dizeleriyle anlatır bunu. Evvela aşk gözleri kapatıp, gönlü arşa açmaktır. Aşk tefekkürdür; bakılan, duyulan her şeyde sevgiliyi arayıştır. Her arayışın sonunda şükre varıştır. Aşk beş vakit sevgilinin kapısına dayanıştır. Elleri semaya açıp yakarıştır. Aşk aftır. Aşk en büyük fedakârlıktır. Dünyadan feragat edip, yalnızca Allah’a boyun eğip sabretmektir. Aşk elif gibi dik, vav gibi mütevazı olmaktır. Aşk buluşma gününü beklemektir. Bunun için ölümü sevmektir.
Üstad Necip Fazıl “Ne acı kaybetmek için sahiplik, ölümlüyü sevmek ne korkulu iş…” diyor. Mevla dururken sevgiyi, aşkı beşerde aramanın acizlik olduğunu ustaca belirtir. Ölümsüz bir Rab varken ölümlüyü sevmek der, ne korkulu iş… Aşk ölmeden önce nefsi öldürmektir, ölümlüyü sevmek ise nefse can vermektir. Üstad bunu öğütler.
Ve Şems güneş gibi doğar konunun üzerine:
“Sevmek bu kadar güzelse, kim bilir sevmeyi yaratan ne kadar güzeldir…”

Zeynep Nur ÇANDIR
(40'lar Kulübü - Aşkın Kırk Yolu - kitabından)

24 Haziran 2016 Cuma

Mavera'ya Mektuplar - II


Düştüm ve küçük yaralar edindim Mavera, her düşüş biraz daha zordu, biraz daha anlamlı. Her yara o yaşımdan bir hatıra bıraktı.

Sahi hatıralar Mavera, zamanda yolculuk biletleri.

“Yolculuk bizi kendimize geri getirir.” Diyor Albert Camus. Hatıralar da aynı etkiyi bırakmıyor mu insanda? Her hatıra bize biz olduğumuzu hatırlatıyor. Yaşadıklarımızı, yaralarımızı, kahkahalarımızı, geçmez dediğimiz zamanın ışık hızını, yıllar sonra bunu unutacağım dediğimiz şeylerin üzerinden geçen yılların bir türlü yeterli miktara ulaşamayışını…

Dürüst olalım mı Mavera, bazı yolculuklar bizi bizden götürüyor aslında. Tuz oluyor yaralarımıza. Ama yine de biz biletlerimize sahip çıkalım Mavera, yolculuğumuz baki olsun, tuz da basalım kahkaha da.

Hem ne diyor şair; “Hatıralarımız yaşlandıkça, kendi kendine zenginleşen bir sermayedir.” 

     Her yolculuk biletinin mutluluğa vesile olması umuduyla... 

20 Nisan 2016 Çarşamba

Milena'ya Mektuplar - V


“Her şey bir yana, her seyahat bir rehabilitasyondur, bir silkelenme, kendine gelmedir.”
Kafka’nın, Milena’sına özenle seçtiği kelimeleri, o kelimeleri ustalıkla dizip oluşturduğu cümleleri, yüreğiyle harmanlayıp cümlelerine nakış nakış işlediği duyguları bundan önceki yazılarımda kalbimin yettiğince anlatmaya ve alıntılarla hissettirmeye çalışmıştım.


Ne tuhaftır ki bu mektupların biteceğini, mutlu sonu yaşayamayacaklarını bile bile yine de mutluluk düşlüyor insan. Mektuplarsa bu aşkı yaşatan, hele bir kavuşsunlar da, bir sabah aynı masada karşılıklı susup yalnızca yazsınlar. Kelimeleri kağıt üzerinde anlam buluyorsa ve öyle daha özgürse, hapsetsinler dillerini, yasaklasınlar sesleri. Yazsınlar ama yeter ki kavuşsunlar.

Kafka, Milena’nın cevapsızlığını kaybetmeye yorup korktuğundan olacak bir mektubunda: “Eğer mümkünse bu güvensiz dünyada (insanın çekilip kopartıldığı ve buna karşı koymak için hiçbir şey yapamadığı) seni bir defa veya bin defa, şimdi şu anda veya her an hayal kırıklığına uğratsam da benden korkup, kendini uzaklaştırma. Ayrıca, bu bir istek değil, sana da yöneltilmiş değil, kime yönelik olduğunu bilmiyorum. Perişan ciğerlerimin yorgun nefesleri bunlar.” Diyerek ifade ediyor kendini.

“Uyumak yerine tüm geceyi mektuplarınla geçirdim. Çok da kötü değil, hala mektup gelmedi senden ama bunun da zararı yok. Şu an için her gün yazışmamak çok daha iyi, sen bu gerçeği benden önce gördün. Her gün gelen mektuplar güçlendirmek bir yana zayıf düşürüyor insanı, eskiden gelen mektupları son damlasına kadar içer ve hemen kendimi on kat daha güçlü hissederdim ve yine de on kat daha artardı susuzluğum. Ama şimdi durum ciddi, okurken dudağımı ısırıyor ve şakaklarımdaki ağrıdan başka bir şey hissetmiyorum. Ama bu bile kabul edilebilir. Ama kabul edemeyeceğim tek şey hasta olman Milena, sakın hasta olma. Yazmasan da olur, yeter ki sen hasta olmayasın. Burada sadece kendimi düşünüyorum, ne yaparım sen hasta olursan? Herhalde şimdi ne yapıyorsam onu yaparım ama nasıl yapabilirim ki?”

    “Ben sadece neden yazmadığını bilmek istiyorum, küçük bir odada, dışarıda sonbahar yağmurları, tek başına, ateşli, üşütmüş, terlemiş ve bitkin bir şekilde hasta yatağında yatmadığını bilmek istiyorum, ama bu durumda değilsen o zaman sorun yok, daha ne isterim.”

İki hasta kalp ve iki şüphe. Biri yazmasa diğeri korkuyor hastalığından dolayı başına ciddi bir şey mi geldi diye, diğeri yazmasa aynı korku bu kez bu evde. Mektuplar ilaç niteliğinde, biri yazmasa diğeri daha hasta. Nitekim insan bu mektupları okudukça Milena’nın satırlarını merak etmeden duramıyor.

“Bense kısa bir zaman sonra, aniden, umarım acısız ve sakin bir şekilde toprağın altına gireceğim. Bu durumu hiç dert etmiyorum ama senin uzaklarda, hasta olman düşüncesine katlanamıyorum.”

Sahi Sevgili Bayan Milena, Kafka’nın bu sözlerine ne cevaplar veriyor? Ne denir ki bu derece takıntılı bir aşka? Mektuplarda hangi kelimeleri hangi büyüyle kullanıyor da Kafka o kelimelersiz nefes dahi alamaz oluyor. Diyorum ki keşke Milena’nın da hayatında Max Brod gibi biri olsaydı da taşısaydı o mektupları bize. Çünkü inanıyorum ki o mektuplar da Kafka’nınkiler kadar etkileyici ve bir o kadar sevgi dolu.

     “Mektup alamamanın ne kadar acı verdiğini anlıyorsun değil mi, zaten sana söylememe gerek yok. Bugün senin mektubunla benim mektubum arasında belirgin, güzel bir bağ, derin bir hasret var.”

Kafka’nın, Milena’sından beklediği mektup sonunda geliyor ve okur okumaz başlıyor yeniden kaleme sarılmaya: “Çok güzel, çok güzel Milena, ne güzel. Mektubunun getirdiği huzur, umut ve aydınlık kadar güzel bir şey yok.”

“Yazdıkların beni çok mutlu etti ve bu nedenle zırvalamalarla dolu bir cevap yazdım.”

Mektuplar niye bitti sorusuna başından beri bir kelime cevap oluyor aslında: Korku. Kafka’nın korkusu mektuplarına çoğu zaman yansıyor. Bunun için bazen mektupların artık bitmesini istiyor, ama aynı mektubun sonunu cevap beklediğini söyleyerek getiriyor. Kafka korkusuna sık sık yenik düşüyor, sonrasında çabuk toparlanıyor fakat bu duygu yakasını bir türlü bırakmıyor.

“Sevgili Milena, daha önce senden, bana her gün mektup yazmamanı istemiştim, bunda samimiydim, mektupların beni korkutuyordu. Herhangi bir nedenle birisi gelmediği zaman kendimi kötü hissediyordum, ne zaman gelen bir tanesini masanın üzerinde görsem bütün gücümü toplamam gerekiyordu, gerçi hiçbir zaman yeterli olmuyordu, eğer bugün bu kartlar gelmemiş olsaydı mutsuz olurdum. Teşekkürler…”

“Benim şanssızlığım başta önemli gördüklerim olmak üzere, bütün insanları tüm kalbim ve mantığımla iyi insan olarak görmemde. Ama nedense vücudum bu insanların hep bu şekilde iyi olacağına inanmıyor, korkuyor, dünyayı kurtaracak bir girişimde bulunmaktansa duvara doğru sinip, beklemeyi tercih eder.”

İki yürek mektup zarflarına saklanıp bize gönderiliyor. Başarısız bir aşk hikayesini taşıyor postacı. Ve Kafka’nın dediği gibi: “Sevgili Bayan Milena, bu mektuplar gözlerimi kamaştırıyor…”