Translate

26 Ekim 2014 Pazar

Hoş Gelişler Ola

Bahsetmek istediğim, hakkında konuşulacak çokça şey
sorunlarımızla, sorumsuzluklarımızla
bir şikayetname bugünlerde sözlerim.
düşünmeye ihtiyaç vardı
bir süreliğine –yazma- işini yavaşlatmaya
grev desek yalan olmaz aslında
devamının ayaklanma olmasından korkup, başladım yine yazmaya
üstelik alışkın olmadığım bir tarzla
anca buna sığdırdım şikayetlerimi.
ama hoş görürsünüz biliyorum
bunu deyince hoş görmek zorunda değilsiniz
ama okur hoş görür bilesiniz
sahi okur olmak güzel değil mi? ben okuyorum
okuduğum şairlerden, yazarlardan etkileniyorum
çok seviyorum bazen
ama sevdiklerini sevmiyorum
şaşıyorlar çoğu zaman, beşerler en nihayetinde
şaşışlarını kaleme almalarını seviyorum
sahi okur olmak güzel
en çok bu mesleği seviyorum.
-ne iş yapıyorsun?
-okurum efendim
-ne okuyorsun
-yaşamı
çünkü zaten her yazılan yaşamımızdan çıkmaz mı?
bundandır şair yazar ayırt etmemem
yazdıysan okurum, okumak zorundayım
yaşamın içinden gelen her şey aynı derecede önemlidir çünkü
biri kalbe daha çok dokunduysa
yazarın suçu ne?
sen kalbini düzeltmeyi denesene
evet okurum efendim,
doğayı, bulutları, kedileri çok güzel okurum
güzel evet
çünkü güzel olan her şey bunu hak ediyor bayım
lakin kalpleriniz okunamayacak kadar karışık: okuyamıyorum
-asıl gelmek istenen konu -amaca ulaşmanın haklı gururu-
ihtiyaçlardan bahsediyoruz her gün, her an
giyinme – barınma – beslenme
bu kadar mı sahi?
düşünmek de bir ihtiyaç: zaruri üstelik
hele de güven
güvenmek de bir ihtiyaçtan doğar bence
bencillikten öte tüm bence’lerim
okur katılmak zorunda değil
hem dedim ya: yazarın suçu ne?
ortalama dört yüz kelimeyi geçmiyormuş yazdıklarımız, konuşmalarımız
insanın bunu duyunca yazıya da güvenesi gelmiyor
dört yüz kelime
sayfamdaki kelimeleri saysam daha az gelecek biliyorum
kendimden de utanıyorum, hepimiz adına da insanlıktan.
süslü cümleler kursam bilinmeyen kelimelerle dolu
bu kez de anlaşılma kaygısı
yollar hep çıkmaz
peki suç kimde?
eski Türkçe neden var?
başındaki –eski- niye?
uzaklaşıyorum konumdan
bir kelime oyunu yapmak isterdim
uzaklaşabilsem bulunduğum konumdan
ama kök salmışız şehirlerimize
gitmek olamıyor bizce
biz kimiz?
neye nasıl neden kararlar veriyoruz?
madem beşeriz neden güvenmiyoruz birbirimize
burada daha çok –güvenemiyoruz- demek isterdim
güvenemiyoruz sahi
kök salmışız dedim ya bir dalımız kırılsa soluyoruz
dallarımızı sakınıyoruz güya
çünkü -beşer şaşar- sözünü öyle kazımışız ki zihinlerimize
her şaşkınlığı görmezden gelebilecek beşerler var oysa içimizde
-öyleydim- desem
-egoistim- demekle aynı mı olur bilinmez
di-li geçmiş zamanı da sevmem oysa
ama –dim
geldim
kurutarak köklerimi
mevsimlerin en güzeline inandırdım kendimi
sabrı koydum heybeme
geldim
mektuplarla
yalınayak geçerek taşlıklardan
geldim
açılacak diye kapılar
en güven dolu meyvelerimle
toprağı bırakıp geldim
gül kolonyanız var mı
tütün ya da limon da olur fark etmez
ikram adettir, kuraldır belki
onu da boşverin
kuralları da delip geldim
yazmaya geldim
güvensizlikten arınıp, dört yüz kelimeye inat
evet inat
tüm olumsuzluklarla inatlaşmaya geldim
-Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır- diyor Tarık Tufan
yeniden başlamaya geldim
kayıplarımla, kazançlarımla geldim
soğuk ve yağmurlu bir sonbaharda
evet evet sonbaharda
her şey son değil mi zaten
belki de son nefes, son görüş
neyse işte
geldim
affınıza sığınıyorum açın kapıyı ve aralayın sayfayı
güvenin - eleştirin - sevin
ama tüm bunları belli edin
ben geldim
ezberlerden uzak, uzunca sözlerle geldim
sözlerinize ihtiyacım var
bunu bilerek geldim; en davetkar edayla
hoş gelişleriniz ola
her gelişin hayırlara vesile olması duasıyla…

Dinlesen Seversin: Bülent Ortaçgil - Sana Geldim

19 Eylül 2014 Cuma

Ceplerimde Değerler

Yazıyorum, çünkü içimde susturamadığım bir ses var. /Sylvia Plath/
Yeni haberler biriktirdim ceplerimde. -Mutluluk paylaştıkça çoğalır- felsefemle cebimdeki taşları paylaşıyorum şimdi. Değerli, renkli, kalıcı, güzel ve -red cevabı almaktan korkuyorum- diyerek toplamaya başladığım taşlar. Rabbim bu taşları cebimden eksik etmesin diyerek başlıyorum bu değerleri sizlere tanıtmaya.
Uzun süre takip edip, hemen hemen her yazıyı büyük bir özen ve hayranlıkla okuduğum bir topluluktu. Topluluktan ziyade –aile- terimini kullansam daha uygun olacaktır. Biraz göz gezdirdiğinizde bu köyün ne kadar dolu dolu olduğunu anlayacaksınız siz de. Hal böyleyken red cevabı almaktan yana korkum artıyordu. Ama bir cesaret attığım mail ve tüm samimiyetle gelen olumlu cevaplar, sonrası içime sığmayan mutluluklar falan. Velhasıl artık onuncu köy sakiniyim ben de çok şükür. Ve bu güzel ailenin bir üyesi. İşte cebimdeki renkli taşlardan biri, benim için gerçekten unutulmaz ve değerli. İnşallah bunun hakkını verebilirim diyorum ve sizi bu güzel siteye davet ediyorum.
İkinci bir güzel gelişme, cebimdeki ikinci bir güzel taş da KafkaOkur oldu benim için. Kafka’yı okumak ve anlamaya çalışmak hep güzeldi. İşte bu sevgi benim KafkaOkur’la tanışmama vesile oldu. Büyük bir zevkle takip ettiğim sitenin dergi olacağı haberini alınca da tutamadım kendimi ve daha öncesinde yazdığım yazımı göndermek için bir cesaret daha sergiledim. Bu yazım tabiî ki Kafka ile aynı felsefeyle kalemi eline alan bir bayan şairi, yazıya da bir sözüyle başladığım Sylvia Plath’i anlatıyordu. Kimine göre Plath bedbin bir kişiyi anımsatır her zaman, ama bana göre bu hiç böyle olmadı, aksine Plath hep kurtulmak için çabaladı ama yaşadıklarıyla ve birkaç ruhsal bunalımla başa çıkamadı. Plath’i anlamaya çalışmak ve yazmak benim için gerçekten çok özeldi. Attığım bu adımda da beni çok mutlu edecek geri dönüşler aldım ve işte KafkaOkur içerisinde Sylvia Plath’i yazdığım ilk sayısıyla raflarda yerini aldı. Plath’in verdiği cesaretle bu felsefeyi daha çok araştırmaya ve gerek yeni sayılarda gerekse de internet sitesinde yeni yazılarımla yer almaya çalışacağım inşallah. (Not: Derginin bulunduğu şehirler şimdilik biraz kısıtlı ama siz bana şehrinizi söyleyin ben size nerelerde bulabileceğinizi.)
Bu renkli taşları anlatabileceğim daha onlarca güzel cümlelerim var. Ama ben yarıda bırakayım ki tekrarı nasip olsun, o cümleleri de tekrarlarında alayım kaleme. Dualarınızda yer vermeyi unutmayın ki ben bu sayfada yeni mutluluklar ve yeni heyecanlar paylaşabileyim. “Çünkü içimde susturamadığım bir ses var…” ve bu ses paylaştıkça çok güzel ezgilere dönüşüyor. Dua ile...


17 Ağustos 2014 Pazar

Bir Derin Kays Meselesi


Bazı hikayelerin bence’sini dile getirmek zordur. Yıllarca alışılagelmiş bir anlatıyı bir fikirle, bir düşünceyle yok etmeyi beklemek de anlamsızdır biliyorum. Ama bu hikayenin “bence’si”nin hikaye kahramanını memnun edeceğini düşünüyorum.
Leyla ile Kays. Bir çok ağızdan farklı tarzlarda dinledik yıllarca. Bir çoğumuz belki bu masalla dalardı uykusuna. Fakat bir farkla: Leyla ile Mecnun derdik buna. Şimdiye kadar ben de hep böyle anlattım ve dinledim. Fakat gel gelelim, Kays’a Mecnun diyesim gelmiyor artık benim. Zira Kays’tır o.
Kısaca şöyledir bu hikaye: Bildiğimiz üzere Leyla ile Kays çocukluk aşklarıdır birbirlerinin. Kalpleri küçüktür fakat büyüktür sevdaları. Kara olmasa da tez yayılır bu haber, gider Leyla’nın annesine. Leyla’yı okuldan alan annesi Kays ile görüşmesini istemez ve yasaklar koyar. Deliye döner Kays, Leyla’nın hasretine dayanamaz. Leyla’ya olan aşkına bir türlü söz geçiremez. Bundandır Kays’a verilen Mecnun lakabı. Deli anlamına gelen bu lakapla anılır hale gelir. Leyla’nın aşkından çöllere düşen Kays perişandır. Bu aşk kendini unutturmuştur. Evvela her baktığı yerde Leyla’sını görür. Zamanla Leyla’yı da unutur. Öyle bir makama ulaşmıştır ki, gönlü dünyaya ve beşere karşı hiç olur. Leyla bir gün Kays’ı aramak ister ve düşer çöllere. Nitekim bulur da, fakat Kays tanımaz onu ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” sorusuyla karşılık verir. Leyla, onun ulaştığı mertebeyi anlar ve bir şey diyemeden geri döner.
Şimdi gelelim asıl konuma. Hal böyleyken Kays’a hala Mecnun diyor olmak. Yazının başında dediğim gibi: Kays’a Mecnun diyesim gelmiyor artık. Zira Kays’tır o. Leyla’ya olan aşkından dolayıdır Mecnun lakabı. Oysa Leyla’nın aşkı vesiledir çöle düşüp beşerden ayrı kalmasına. O gün Leyla onu çölde bulduğunda: “Sen benim Leyla’msın, geldin beni buldun ve her şey geride kaldı.” Deyip tutup elinden gitseydi çölün dışına, o gün devam ederdik Mecnun lakabına. Lakin tanımayarak ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” diyerek silmemiş midir o ismi? Leyla, Kays’ın duasıdır. Kays’ın Leyla’sı suretlerin ötesidir artık. Onun aşkı hiçlik makamıyla aşk-ı ilahiyede can bulmuştur. Mecnun Kays’ın öldürdüğü nefsidir.
Hikayenin sonuysa şudur ki; Kısa bir süre sonra vefat eder Leyla. Birkaç zaman sonra da Kays. Böylece hakiki kavuşmayı yaşarlar.
Ve Abdurrahim Karakoç bu hikayeyi şu sözlerle tamamlar:
“Mecnunlar Mevla'yı bulursa canda, el olur Leyla'lar…”
Başta dediğim gibi herkes tarafından bilinen bir kişinin, hikayenin ya da olayın “bence’si”ni dile getirmek zordur. Bir yanlış düşüncem, yanlış bilgim ya da yanlış anlatımım varsa affola. Ve bu meselenin en içten duası da gelir Kays vasıtasıyla: Rabbim gönüllerimize aşk-ı ilahiyi aşılasın ve açsın gönüllerimizi arşa, inşallah… Dua ile…

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Okşanacak Başlar

Bir sabah yalnızlığa uyanmanın birçok eylemi barındırdığı haldi kimsesizlik. Allah’a emanet olan çocuklarımızdı, her gece hayallerine sarılıp uyuyanlar. Yaşayamadan çocukluğunu, tüm sorumlulukları omuzlayanlar. Sahi onlar mıydı küçük bedenlerine kocaman bir kalbi sığdıran, yoksa biz miydik büyük bedenlerimize rağmen, onların masum düşlerine aldırış etmeyip günden güne küçülen?
Sıcak yuvalarımızda avuturduk oysa kendimizi, bir gün hiç yalnız kalmayacağımıza inandırılıp kurduk geleceğimizi. Biz ki bir sonraki günün getireceklerini bilemeyecek acizlikteyken, neye güvendik de unuttuk yetimlerimizi?
Bir öğüdü vardı en sevilenin: “Yetimi kendine yakın tut. Başını elinle okşa ve onu sofrana oturt. Böyle yaparsan kalbin yumuşar ve hacetin görülür” derdi. Bir sünneti yerine getirmenin karşılığıydı bir sıcak tebessüm. Peki, kaç yetim doyurdu sofralarımız, kaç başta anlam buldu kalp yumuşaklığımız?
Hayatın gerçekleri diye nitelendirdiğimiz yaşanmışlıklardı, yetimhanelerde şahit olduklarımız. Hepsinin hikâyesi farklı da olsa, aynıydı içlerindeki özlem. Hem zaten bir acı kaç bilinmeyene dönüşebilirdi ki? Savaşlar, depremler sonucu bir gün ansızın yitip gidenler. Sonrası; hasretler, ‘şimdi yanımda olsaydı…’ ile başlayan çaresizlikler. Terk edilmişlikler, kayboluşlar, kaybedişler…
Onlardan yalnızca ikisiydi Sara ve Muhammed, o küçük yaşlarında, belki de hala farkında olmadan gidenlerin, gülümsemesini inatla yitirmeyenler. Bir odada yaşıtlarıyla aynı kaderi yaşarken buldular kendilerini. Gün geceye bırakırken yerini, acının en derin yaşandığı saatlerde çektiler geçmişin üzerine perdeleri. Kim bilebilir ki her gece Rabbine sığınıp söylediği o samimi sözleri.
Vardı gözyaşlarının anlattığı bir geçmişleri. Ertesi günün güzelliğine inanarak uyumuştu belki o gün Sara, bir melek masumluğunda. Yanındaydı ailesi, kaybetme düşüncesinin uzaklığı kadar çekmişti içine aile kokusunu. Öyle dalmıştı sabahı belli olmayan uykusuna. Yarın yeni oyuncaklar isteyecekti belki, belki de yalnızca yaslayacaktı başını ailesinin mutluluk tablosuna. Bir telaşla açtı gözlerini, uzun gecenin uzun süremeyen uykusundan kaçarcasına. Odada her şeyin sallanmasına ve içeriden gelen çığlıklara anlam veremeden veda etti mutlu sabahlara. O gün güneşin neden bulutların ardına saklandığını sordu göçük altında kalan babasına, ‘artık uslu olacağım, ama ne olur uyan ve beni yeniden parka götür’ dedi, cansız yatan bedene usulca… Hiç cevap alamadı o günden sonra sorusuna. Her cevapsız gün, eksilen tebessümdü kurallarda. Öyle de oldu zira, Sara’nın küçük dünyasında.
Çoğu zaman da savaşın içine attık insanlığımızı, izlemeye dayanamadığımız sahnelere tâbi tuttuk vicdanımızı. Uzaktan yorumlar savurduk, cesaretler sergiledik ve ahkâm kestik küstahça, küçük Muhammed için nasıl bir felaket olduğunu düşünmeden. Eli oyuncak görmeyen çocuklarımızı büyüttük kurşunlarla. Ve bir çocuk küstü ailesine, kanlar içinde veda ettikleri için kendisine. Bu sahneyle büyüdü senelerce. Kırılan kalbin kinine hangi kurşun tesir ederdi? Bir yetimin gözyaşlarına kim sessiz kalabilirdi? Bir savaşı gören çocuk, geleceğini hangi hayale sığdırabilirdi?
“Bir yetimi himaye eden kimseyle, cennette şöyle yan yana bulunacağız” derdi Allah’ın en sevgili kulu. Peki, biz yetim kalan ümmet ne derece açıyoruz kapılarımızı, ne kadar şükrediyoruz, dualarımızda ne kadar yer veriyoruz kardeşlerimize? İhtiyacın yalnızca maddi değil, en çok da kalbî olduğunu unutmasak kâfi aslında. Elimizin doluluğu değil önemli olan, kardeşçe uzattığımız elin sıcaklığı. Bir kere de olsa atın tüm sözlük anlamlarını bir kenara. Yetim –kimsesiz- demek değil, bize emanet edilen imtihanlarımız aslında.
                                                                                                Zeynep Nur ÇANDIR
(-Ümmetin 40 Yetimi- Kitabından)

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Söz Uçar, Yazı Kalır - II

Sözlerimiz gerçekten uçup gidiyor ve geriye yalnızca yazılarımız kalıyor. Bundandır insan daha çok yazmak istiyor. Önceki yazılarımdan birinde 40’lar kulübünden bahsetmiştim. (Söz Uçar, Yazı Kalır - I) Yetimlerimizi kaleme aldığımız kitabı paylaşmıştım sizinle. Yeni kitabında yolda olduğunu söyleyerek bitirmiştim yazımı. Paylaşmaya bir türlü fırsat olmadı ama geç olsun güç olmasın diyerek –ikinci kitabı, ikinci heyecanı, ikinci mutluluğu- paylaşıyorum.


40 kalem yeniden bir olduk ve üstadlarımızı yazdık. Kimimiz Mehmet Akif diyerek aldı kalemi eline, kimimizse Necip Fazıl. Çırak saydık kendimizi ve anlattık usta şairleri. “Rabbim kalemimize gerçekten o ustalara çırak olabilecek ilhamı versin” diyerek ettik duamızı. Böylelikle çıktı 22. Kitap. Yazdıkça şiirleri daha ayrı sever olduk, yaşadıkları buhranlarıyla üzülüp, yazdıkları davalarıyla cesaretlendik. Biz 40 yürek hemhâl olduk ve yazdık. Beğenmeniz umuduyla…


Unutmadan söylemeliyim ki; -Ümmetin 40 Yetimi- ve -2 Usta 40 Çırak- kitaplarımıza ve daha fazlasına gerek 40’lar Kulübü internet sitesinden, gerek de benden ulaşabilirsiniz. Ben şimdilerde üçüncü kitap heyecanını yaşıyor ve konunun ağırlığını kaleme yükleyip yazmaya çalışıyorum. Hakk’ı dosdoğru yazabilmek için dualarınızı bekliyorum... 

5 Ağustos 2014 Salı

Mavera'ya Mektuplar - I


Penceresinden gözlerken sokakları, türlü anlara tanık olurdu Mavera.
O ki görünenin ötesindeki anlamları yüklerdi omuzlarına. O omuzlar ki sahiplenirdi tüm dertleri. Bir gün bile şikayet etmeden gülücük saçardı. O gülücük ki adının anlamını en iyi taşıyandı. O ad ki giyilen en güzel elbise. O elbise ki kefenden farksız. Öyle beyazlık, öyle saflık.
Fakat Mavera öğrenilecek ne çok şey vardı. Şairin dediği -incir kuşlarının bakışlarında- dahi ne anlamlar saklıydı. Tüm saflıkları, tüm duyguları anlatsan, hiç susmasan ne iyi olurdu. Bir şarkı dinletircesine bazen, öyle ahenk dolu. Adını anlat Mavera. Bu en güzel maceradır bana.
Anlat ve işle kalbe –öteki hayat- hangisi? Anlat Mavera; gürültüye set çeker gibi, tek bir sözle dağları deler gibi, sanki yıllarca susmaktan sıkılmış gibi anlat.
Kulağa okunan ilk ezanı anlat. Alnıma yazılanı anlat Mavera. Lakin susma. Harfleri öldürmek en büyük cinayettir bazen ve susmak en büyük ölüm.
Suçsuz gel Mavera. Hiçbir cinayete karışmadan, harflerin özgürlüğüyle gel. Düşüncelerini öldürmeden, aksine can verircesine gel.
Ve anlat Mavera. Pencerenden gözlerken sokakları, tanık olduğun anları anlat. Maskeleri bazen, ya da yitirilmişlikleri, insanların neler uğruna gözyaşı döktüklerini… Ya da boşver hepsini. Ölümü anlat yalnızca, adını tanısam yeter bana.
Mavera, bu ilk mektuptur benden sana. 
Anlat Mavera… 

17 Temmuz 2014 Perşembe

Ben Filistin'im Bugün


     Ben Filistin’im bugün,
Sokaklarım gözyaşı dolu, kan dolu,
Köşe başlarında her cesette annesini arayan çocuklar dolu.
Filistin’im bugün,
Kaldırımlarım yalnızlık dolu, çaresizce çocuklarını hastaneye yetiştirmeye çalışan babalar dolu.
Sofralarım kurşun dolu.
Niyet edecekken oruca, şehadete niyet eden gençler dolu.
Küçük bedenlerim büyük yaralarla dolu.
Gözlerim kin dolu, nefret dolu.
Ben Filistin’im bugün.
Yüreğim İsrail askerine küçük elleriyle attığı taşla ailesini koruyan çocuğun cesaretiyle dolu.
Bir köşede oturup sessizce, yalnızca duaya sığınan annelerin teslimiyetiyle dolu.
Ben Filistin’im bugün.
Yapılan zulme bir çok Müslüman ses çıkarmasa da dilim şükür dolu.
Filistin’im bugün.
Evlerim, camilerim darmadağın olsa da, içim –El Kahhar- isminden aldığım umutla dolu.
Ben Filistin’im bugün.
Sokaklarım yılmadan cihad edecek yiğitlerle dolu.
Bugün Filistin’im ben.
Dilimde avuç dolusu dualar.
Yüreğimde cehennemin varlığının şükrü.
İçim ümmet bilinciyle inanç dolu.

13 Temmuz 2014 Pazar

Sabır Kuvvetlidir Ateşten


Bir çocuk gülümsemesine bakıp değer biçiyorum kelimelere. Saf mutluluklar topluyorum –önüm, arkam, sağım, solum- ile başlayan aranıştan. Enerji doluyorum küçük şeylere dünyalar kadar değer verilen o yaştan.
Kapı önlerinde oynayan çocukluk kalmadı, nitekim ben dahi geç kaldım o zamana. Duvarlar arasında büyüdük ve eksik kaldık bazı duygulardan. Ama o duvarlara rağmen bildik oynamasını, mutlu olmasını. Oyuncak bebekler, arabalar, çocukluğun olmazsa olmazı birkaç anıyı da raflara kaldırıp, büyüdük sonrasında.
Mutluluk kelimesinin tekrarından affınıza sığınıyorum fakat çocuk seslerinin kelime karşılığı bu benim alemimde; masumca mutluluk, habersizce mutluluk, korkusuzca mutluluk, safça mutluluk…
Şimdi geri sarıyorum her şeyi:
Gördüğüm, duyduğum, aldığım haberler sağır ediyor ve duyamıyorum tek bir çocuk sesini.
Lâl oluyorum, söylenecek bir söz bulamıyorum. Kan ve darmadağın olan şehirden başka hiçbir şey göremiyorum.
Kardeşlerimizin acısına nasıl ortak olunur, elden ne gelir, günlerdir bunu düşünüyorum. O fotoğrafları gördükçe hiçbir çocuk yüzünde bahsettiğim mutluluğu bulamıyorum. Rafa kaldırılan büyüme emaresi o oyuncaklar yerine bombalarla tanışan  çocukların hislerini, düşüncelerini silip atacak hiçbir şey bilmiyorum.
Kendisine kanlar içinde veda ettikleri için ailesine küsen çocuğun, bundan sonraki hayatında o sahneyle nasıl mücadele edebileceğini, geleceğini hangi hayale sığdırabileceğini bilmiyorum. O kalbin kinine hangi kurşun tesir eder bilmiyorum.
“Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var”dan aldığım ilhamla, duama saklanıp dinmesini bekliyorum.
Baba çaresizliklerinin, anne gözyaşlarının, çocuk korkularının dinmesini bekliyorum.
Hiçbir kötülüğün cezasız kalmayacağını söyleyen inancımın verdiği sabırla bekliyorum.
Özellikle içinde bulunduğumuz bu ayda, dualarınızda yer vermeniz gereken müslüman kardeşlerimizi hatırlatmak istiyorum.

Dua ve hayır ile…

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Hasıl-ı Kelam


















Hali kalmamış düşlerin,
Feri sönmüş gözler misali,
Görememiş gerçeği,
Dayanamayıp sonrasında
Yığılıvermiş boş bir sokakta.
Bir ses geçip gitmiş usulca,
Üstelik büyük bir umursamazlıkla,
Hem zaten yabancıyız da,
Biraz da boşuna.
Hasıl-ı Kelam:
Yitip gitmek kolay bu kalabalıkta…

3 Temmuz 2014 Perşembe

Söz Uçar, Yazı Kalır

Uzun zamandır paylaşmak istediğim fakat kitap çıksın öyle, kitap gelsin öyle diye diye bir türlü fırsat bulamadığım bir haberi paylaşmak için yazıyorum. Bu blogun bir çok yeniliğe bir kapı olduğunu daha önce çok kez belirttim. Şimdi de bir örneği seriyorum gözler önüne. Hayatımın ilerleyen zamanlarında geriye dönüp baktığımda, hoş bir deneyim olarak kalacak, içinde ismim yazılı bir kitap var şimdi elimde. Üstelik kırk güzel gönülle bir güzel kelamı ele aldığımız bir kitap. 
Biz yetim kalan ümmet yetimlerimizi yazmaya çalıştık, her satırda kalbimiz biraz daha parçalanarak, asla unutmamamız gereken imtihanlarımızı hatırlattık. Ve işte: -Ümmetin 40 Yetimi-


40’lar kulübü ile daha önce tanışmadıysanız kısa bir özet geçmeliyim.
“Söz uçar, yazı kalır” demiş ya atalarımız, bir nokta da biz bırakalım ardımızda dedik. Dedik ve sarıldık kalemlere. Biz kim miyiz? Kırk kişilik kocaman bir aileyiz. Savunduğumuz gerçeklerimiz ve tüm samimiyetimizle kalbimizde taşıdığımız davamızdır hece hece satırlara dökülen. Farklı şehirlerden, farklı yaşlarda, farklı farklı hayatların senfonisiydi bu. Birbirini tanımayan ama kardeşcesine birbirine sarılmış 40 insan, 40 mektup ile açıyor kapılarını sizlere. Hiçbir ayrım olmadan yalnızca yüreğini ortaya koyan müstesna kişiliklerin oluşumudur 40′lar Kulübü. Sizler de bu aileden biri olabilir, ardınızda bu yalan dünyaya bir eser bırakabilirsiniz.”
 Diyor 40’lar kulübü ve her kitapta bir başka konuyu kırk kişi kendi penceresinden ele alıyor, kırk farklı kalp dile geliyor. Bu toplulukla tanışmak bana 20. Kitapta nasip oldu çok şükür ve o kırk gönülden biriyim artık.

Böyle bir fırsatın elime geçmesi, ilk yazıyı yazarkenki tedirginlik, her ne kadar kendime güvenemesem de korkarak beğenilir mi düşüncesiyle göndermek, çıkacağı günü beklemek, kitabın basıldığı haberini almak, kitapların elime ulaşması tüm bunların heyecanını anlatmıyorum bile. Anlatamıyorum demek daha doğru belki de. Ama gerçekten ilerleyen yıllarda, iyi ki böyle bir heyecanı tattım, diyebileceğim tatlı bir deneyim ve hoş bir mutluluk.
Sırada 22. Kitap var ve çok yakında onu da paylaşacağım burada.
Tüm bu anlattıklarım yeterli mi bilmiyorum ama geçmiş kitaplara, daha fazla ayrıntıya ulaşabilmek için 40’lar Kulübü’nü ziyaret etmeniz iyi olacaktır. Kim bilir belki de gelecek kitaplardaki o kırk güzel gönülden biri de siz olursunuz.

Dua ile…

16 Haziran 2014 Pazartesi

Karanlıkta Bir Bilmiş


Bir göz yanılması ile başlıyor karanlık
Sonrası kör kütük inanmışlık
İnsan göremediğini daha çok sever diyor bir bilmiş,
Gidemediği yeri daha çok özler…
Yalan söylemediği için
Aydınlığa hapsediliyor bilmiş.
Güneş yandaşı
Karanlık zaten başından beri düşmanı.
Ama hep aynı soru beliriyor dillerde
Bilmek yargılanır mı mahkemede?

8 Haziran 2014 Pazar

Düşlerin Penceresinden


Bir düş kaçıyor içime,
Yutkunsam boğacak,
Aksi taktirde zaten her şey kaybolacak.

Derken beliriveriyor bir rüya
Çekiyor içine
Perde vurur gibi gerçeğe…

Bir pencere kenarı yolculuğu kadar tatlı.
Yolun sonunu göremeyecek kadar kör.
Ve sesleri yok sayacak kadar sağır.

Bir duygu canlanıyor,
Bir kelebek özgürlüğe kavuşuyor,
Sonrasında, sol yan dile geliyor.

Hep böyle mi olur, diyor kız sessizce
-Zaten soru sormaktan hep korkarmışçasına-
Hep böyle nereye gidilir bilinmez mi bu yolda?

Cevap hazır fakat susuluyor.
Deyimi yerindeyse her susmada kalbe hançer vuruluyor.
Öylece, saatlerce duruluyor.

Sahi, susmayıp da
            Söylense miydi her şey?
Kim bilir…
            Belki de yalnızca düşlemektir kalbe iyi gelen
            Hem zaten unutmak da güzel…

7 Haziran 2014 Cumartesi

Yazdığımı Sanacağım Belki


Yazılmışlarımdan güç alarak, tekrarlamalarımdan, konusuzluklarımdan, hatalarımdan, iyilerimden, kötülerimden kısacası burada yazılı olan her şeyden affınıza sığınıyorum. İlgimden, ilgisizliğimden ve biraz da ihmallerimden duyduğum rahatsızlıkla, beklediğim günün gelmesinin mutluluğunu yaşıyorum.
Şimdiye kadar her yazdığım atıldı, kayboldu ve unutuldu belki. Kalanlarsa, baktığımda ‘çocukçaymış’ dedirten birkaç satır oldu. Ama bu blog bir depo, bir sandık oldu bana, yazılanların anlam kazandığı, halk dilinde ‘görücüye çıktığı’ bir defter. Emeklemeyi öğreten, her şeye rağmen sevdiğin işi yapıyor olmanın mutluluğunu gösteren bir adım. Okunuyor olmanın verdiği tarifsiz mutluluk. Her paylaşım sonrası ‘kamera arkası’ misali blog arkasında hangi yazının kaç kez okunduğunun takibini yapmak işin en heyecanlı kısmıydı bu süreçte. Ve şimdi bu emekleme süreci yerini büyümeye bırakıyor. Let your dream, Hayali Cihan Değer derken sonunda Kelam-ı Kalp’te karar kılınan bu sayfa kapılarını yeniliklere açıyor. Haziran yalnızca tatili değil, yazabilmek için vakti de beraberinde getiriyor. Ben yazacağım, yazdığımı sanacağım belki ama okuyup yorumlama kısmını size bırakıyorum. Şimdiden keyifli, bol kitaplı, şiirle içli dışlı, sevdiklerinizle geçirebileceğiniz, sağlıklı, huzurlu tatiller diliyorum.

Hem ne diyor adı olmayan dergi: "Yaz, biliyorsun bizi kalem tutmak yormaz!"

27 Nisan 2014 Pazar

Kuş Misali


Tebdil-i mekândaki ferahlığın adıdır gurbet. Her veda sahnesi yeniliklere bir merhaba olsa da, geride kalanlar hep bir özlemdir içimizde. Ve roller hiç değişmez kalan ile gidenin son sözlerinde.
Önceleri bir heyecandır hazırlıklar. Kurulan hayallerle gelen tatlı umutlar. “Her şey güzel olacak” ile başlayan ve tutması zor verilen sözler. Ardında bırakacağın şehri özleyeceğin aklına dahi gelmez, zira kurtuluş koyarsın bu yolculuğun adını. Geçmişten kurtuluş ve yeni bir hayat diye nitelendirdiğin yeni şehrin renkleri tam senliktir aslında. Veyahut öyle sanırsın elinin uzanamadıklarını. “Nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi…” sözünden aldığın ilhamla hep uzakları seversin, hep ordadır mutluluk adına tüm planların.
Yolculuk esnasında başlar tüm bu düşünceleri yalanlayan gözyaşları. Ve bir bir dökülür vedadan kalanlar. Fonda en içli şarkı çalarmışçasına, öyle karmaşık, öyle kararsız bir havayla. Alınan kararların doğruluğu hesaplanır sonra. En kötüsü de “Gitmese miydim?” sözündeki geç kalmışlığa yenik düşmektir. Yol bitmez ve başlar yaşanılanlar göz önünde canlanmaya.
Bir şehri yaralarına basıp, en kanar halinle başlarsın hayallere sığdıramadığın yeni hayatına. Başlangıçlar ve yeni tanışmalar, ilk heyecan kalır mı uzaktayken yaşanmışlar?
İnsanoğlu bu, ki alışan ölüme bile, zor mu sanır gurbeti, iyi oldukları haberi tatmin etmez mi bizi? Sığdıramaz küçük kalbine tek şehri. Bundandır uzaklara merak, hep gitme isteği. Kuş misali…


25 Nisan 2014 Cuma

Öylesine Yani, Birdenbire

    Alıntılar bazen can kurtarandır. Seni etkileyen ve dinlemekten, okumaktan hiç bıkmadığın şeyleri ilan etmektir. Alıntılar neler okuduğunun bir simgesi, nelerin seni mutlu ettiğinin bir göstergesidir. Tarık Tufan’dan paylaştığım Anna misali, sırada öyle güzel paylaşımlar, şiirler, yazılar, şarkılar var ki, hepsi sabırla bekliyor.
İlk yazımda burada kendi yazılarımın yanında alıntıların da olacağını söylemiştim. Ve şimdi sesinde huzur bulduğum ve şarkılarını çok sevdiğim birinin bir yazısını paylaşacağım. Ben haftalardır dinlemekten bir an olsun sıkılmıyorum. Sizin de beğenmenize umarak işte paylaşıyorum. Keyifli dinlemeler…  /Jehan Barbur – Sarı/

“Bir ara sokakta öldüm…dün
Öylece yani.
Birdenbire
Boşluğa düşer gibi, sarı bir sessizliğin içinde
Granit duvarlı binanın anlamsızlığına,
Şehrin boşu boşunalığına içerlerken
Bırakmışım son nefesimi kaldırıma
Bitmiş,
Öylesine yani.
Birdenbire

Yan binadaki otel odasından izliyordu oğlan
Yüz ifadesini göremesem de
Anlamış mıydı acaba öylece oturmadığımı?

O sokakta bitti her şey
Öğleden sonralarını bir bardak sütle geçiştiren
Apartman sakinlerini düşlerken
Sıkıntıdan
Ölmüşüm…dün

Arka odada ütü yapıp
Buharını burnuna çeken kadını,
Mutfağında her öğün için soğan doğrayıp
Gözyaşını kabuklara saklayan Madam Mari'yi
Düşündükçe
Ölüvermişim…dün

Böylece bitmiş yani,
Birdenbire

Sıkılmışım derinden zahir.
Tutunca da nefesimi
Portakal kabuklarıyla çay demini döktükleri çöpe iki kedi de bulanınca
Kaldıramamış nefsim demlenmiş portakal kedilerini
Balkabağı mevsimi bile değilken
Dönüşüvermiş her şey baldan kabağa
Ve saat henüz 12'yi vuramamışken
Kalkmış otobüsler durmamaya
Mecal mi bulamamışım, yere döktükleri bala mı basmışım
Hatırlamam ama
Öylece kalakalmışım-kalkamamışım.

Şehrin insanı haberdar değil mi bu öldüresiye sıkıntıdan?
Vagonlar boş, birkaçı kiremit taşıyor topraktan
Kayıklar da serseri misinalar
Otobüsler kimseyi almadan durup durup geçiyorlar duraktan
Arabalar yürüme mesafelerini öldürüyor her gün, her öğle
Her gece
Bisikletleri balkonlarında unutanlar
Her an yağmur yağsın diye dua ediyor
Üç öğün yemek yiyip, dört öğün uyuyorlar
Buna rağmen erken uyanıp, geç yatıyorlar
Aynı kuru kahveciden gün aşırı -iş olsun diye-
Yüzer gram kahve alıp evde -iş olsun diye- öğütüyorlar
Ve bir gün bile sormuyorlar öğütülmüşünü
Kimse sormuyor iş olsun diye yapılan iş, iş midir diye?

Bunlar olurken ölmüşüm o ara sokakta
Balkondaki beyaz brandalar rüzgarla sökülürken
Sökülüvermişim
Şişip patlayan bir eteğin dikişi gibi
Sıkıntı işte

Ya da ölmek yerine
İki adım yol yürüyeydim de
Konuşuverse miydim şu gelin çiçeğiyle.
Gitmek yerine…?“